A love to Kill

Epeydir Kore dizisi izlemediğimi fark edip ani bir şekilde A Love to Kill’e başlama kararı aldım. MiSa gibi kaliteli ve finaliyle hafızalara yer etme potansiyeli olan bir dizi. Senaristi yine takdir ettim, sıradan mutlu son havalarından ve klişelerinden sıyrılmış olduğu belli.

shin min ah beachDizi, on senedir abisini görmemiş olan Bokgu’nun abisine kavuşması ile başlıyor. Bokgu çapkınım hovardayım havalarında, fazlaca rahat ve vurdumduymaz bir tip. Çocukken babası gangster olduğu için annesi kaçmış, hayattaki tek varlığı da abisi. Neyse abisine kavuşuyor lakin abisini sağlıklı gördüğümüz tek bölüm ilk bölüm oluyor, çünkü seneler önceki sevgilisi Eun Sook’un nişanlanacağı haberini gösteren billboarda yürürken binadan düşerek bitkisel hayata giriyor. Bundan sonraysa devreye Bokgu’nun intikam planları giriyor.

Bokgu, Eun Sook’un zoraki nişanlısı tarafından işe alınarak Eun Sook’un korumalığını yapmaya başlıyor. Kısa sürede Eun Sook’u kendine âşık ediyor, fakat farkında olmadan kendisi de âşık oluyor. Geri kalanıysa tabiri caizse tam bir kördüğüm. Bokgu ne abisine ihanet edebiliyor, ne de duygularını yok edebiliyor. Derken bir sene sonraya atlıyoruz ve Bokgu’nun abisi yüksek oranda iyileşmiş oluyor. Yeni sağlığında Eun Sook’la kalıyor ve hem Bokgu’yu hem Eun Sook’u görme fırsatı yakalıyor. Bu sırada onların arasındaki sevgiyi de anlıyor ve dizide gerçek anlamda en büyük dramı bu sahnelerde izliyoruz. Bana kalırsa dizinin en acıklı sahneleri Bokgu’nun abisinin ağladığı sahnelerdi. Adamcağız konuşamıyor da, ıvıl ıvıl ağlıyor.

007altk

Ardından abiyi kaybediyoruz ve ölmeden önce Bokgu’ya her şeyi anladığını, o öldükten sonra Eun Sook’a iyi bakmasını ve onun ağlamasına asla müsaade etmemesini söylüyor. Lakin Bokgu bunu yine abisine bir ihanet olarak görüyor ve bu aşkı kabullenemiyor. Eun Sook’la son güzel günlerini geçiriyorlar ve yollarını ayırıyorlar, sözler veriliyor, birbirlerini unutacaklarına, kendi hayatlarını yaşayacaklarına dair.

Aradan bir sene geçiyor, Eun Sook aldığı terapilere, çizdiği güçlü portreye rağmen daha fazla dayanamıyor. (bu kadındaki sevgi de kimsede yok garibim neler çekti neler.) Ve sonları böyle oluyor.. Nereden bakarsan bak üzücü bir final, yakıcı bir son. Ama yine de finallerin en güzeli, en unutulmazı.

imgsrc_6751

Son olarak değinmek istediğim iki nokta var. İlki Kim Joon Sung’un adamlığı. Adama helal olsun, bu dizideki tek aşk başrol aşkları değil. Yedek olmayı bile göze almış; her ne kadar merhametsiz, meymenetsiz profili çizse de kocaman bir kalbi olan “lamba direği” ni de yâd etmeden olmaz.

l-i-jukilnomui-sarang-feb1ef78

Son olarak da Eun Sook’u canlandıran Sih Min Ah’ın güzelliği, yahu ne güzel kadın diyerek izledim her bölüm. Takip edilecek aktrislerden, su gibi güzel, dupduru.

“Sana bir şey sormak istiyorum. Biz buluşamaz mıyız? Sadece yemek yemek, çay içmek ve birbirimizi görmek için. Buna iznimiz yok mu? Sık sık değil, sadece arada bir. Gerçekten sadece arada bir. Sadece haftada bir kez. Hayır. Sadece ayda bir kez. Bunu yapamaz mıyız?”

Bir başka Kore macerasına!

Reklamlar

The 100

The 100’ı izlemeye başlamam tesadüfi oldu. Six Feet Under’ın geç kalmış izleyicilerindenim, onu bitirmeye kıyamayınca öylesine bir diziye bakayım dedim, aklımda daha çok mini diziler vardı ama hiçbir fikrim olmadan The 100’ın ilk bölümünü izledim ve devam ettim.

ght9hrf1jdcyjqjgjayjDizi, 97 yıl önce nükleer patlamalar yüzünden dünyayı terk eden bir grup insanın üç nesil sonra kaynakları tükenmeye başlayınca çareyi dünyada aramalarını konu ediniyor.

Bunun için de ölüm cezasına çarptırılmamış 100 mahkumu yaşanabilir bir yer olup olmadığını anlamak için dünyaya yolluyorlar. Başta ön yargılarım vardı aslında ama dizi, konusundan ziyade karakterleriyle kendini sevdiriyor. Dünyaya adımını ilk atan Octavia oluyor, ki kendisinden ilk bölüm hiç haz etmemiştim ama bölümler ilerledikçe ona da kanım kaynadı hatta sezon finalini de izlediğin şu günlerde en sevdiğim karakterler Blake’ler oldu diyebilirim. Ki bunun üzerinde birazdan uzun uzun duracağımdan dizinin esas hatlarına geçebilirim. 😀

Day TripDizinin ilk bölümlerinde esas karakterlerden biri olan Clarke’ı, çocukluk arkadaşı Wells’e kızgın, daha çok birlik beraberlik yanlısı; Bellamy(Octavia’nın abisi)’yi ise herkesin Ark’la haberleşmelerini sağlayan bilekliklerini çıkarmaları için çabalarken, herkes özgür anlayışı altında izliyoruz. Bellamy’yi aslında ilk bölümden beridir seviyorum. Keza Clarke’ı da öyle. Çünkü diğer esas kızlar gibi bir kaprisi yok. Finn’le çıkarken Bellamy’ye yazacak, Bellamy’e göz kırparken Jasper’a hisli konuşmalar yapacak bir kız değil. Zaman zaman fazla insan severliği beni delirtse de sadece bu kadarla sınırlı kalıyor benim için şimdilik olumsuz özellikleri, umarım böyle devam eder. Bellamy ise bir Blake olduğu için onu da sonra bırakıyorum.

Dizinin ilk bölümleri böyle Clarke-Bellamy çatışması altında geçse de zamanla birlik beraberlik olmaları çok güzeldi. Yeni sezon için Clarke&Bellamy beklentisi herkeste varsa da bende yok. Bence böyle daha güzeller. Clarke sanki daha bir Finn için, Bellamy ona bir beden büyük. Gerçi o zaman da Raven’a üzülürüm, çok sevmiştim onu, neyse. Yeni sezon hangi birliktelikler olacaksa olsun, dizi bu güzel temposunu kaybetmese kafi bence.

Bu sezon bol bol dünyalılarla uğraştık. Ark’tan gelen 100 mahkum, dünyanın yaşanabilir bir yer olduğunu, hatta onlardan önce de orada yaşayanlar olduğunu epey zor da olsa, Arktakiler’e bildirebildiler. Ark’takilerin dünyaya ulaşabilmesini ben de hep istedim. Özellikle de Abby açısından. Normalde bu tip dizilerdeki anne karakterleri beni çileden çıkarıyor(bakınız, Rachel Matheson) ama Abby’yi çok sevdim. Gönül isterdi başkan da gidebilseydi, hakiki başkanmış meğer adam.

Dünyalılara gelince, zannediyorum yeni sezon çok fazla konu olmazlar. En azından bir müddet. Çünkü efsanevi sezon finalinden sonra tam olarak neyle karşı karşıya olduğumuzdan emin değilim. Karantina’yı belki nihayet dünyaya ulaşabilen Ark’tan bizimkilerin aileleri olabilir. Ama o über seviyeye ulaşabilmek için kaç fırın ekmek yemeleri lazım bilemiyorum. Belki de dağlıların işi, ama dağlı deyince de aklım almıyor gene. 😀 Gerçi dünyalı deyince aklım nasıl aldı bilemiyorum.

Neyse konuyu daha fazla dağıtmadan Blake’lerden bahsederek susuyorum.

Contents Under Pressureİlk bölümden beri Bellamy’nin Octavia’ya yaptığı abilik beni benden aldı. Octavia’nın nüfus artışının yasak olduğu dönemde doğması ve hayat boyu varlığının gizlenmesi, abisi Bellamy’ye emanet edilmesi. Yani o kadar güzel bir bağ ki sırf bu yüzden bile izlenebilir bu dizi. Bellamy fazla taş kalpli, Octavia fazla şımarık gibi dursa da bölümler geçtikçe hiç öyle olmadığı anlaşılıyor.

En çok da sezon finalindeki konuşmaları müthişti. Sezonun en güzel sahnesi:

-Doğduğun gün hayatımın bittiğini söylemiştim. Doğrusu, sen doğduktan sonra hayatım başladı.

Bellamy&Octavia diyor susuyorum yani.

Sezon finaline gelince, yeni sezon bizi neler bekliyor çok fazla tahminim yok. Ama bu sezon izlediğim en güzel sezon finallerindendi.

Bellamy’ye ya da Finn’e(Finn’den hiç bahsetmemişim ama çok da tuttuğum bir eleman değil açıkçası) bir şey olacağını zannetmiyorum. Bellamy’ye olsa zaten dizi biter, yazık olur yani. Octavia’nın akıbeti diğerlerinden çok daha iyi yöndedir muhtemelen, yeni sezon umarım tekrar abisiyle kavuşabilirler.

 

 

 

 

Revolution Final

Gene geriden takip ettiğim, yeni sezonunu yaza bıraktığım bir dizi. Bu sezon Revolution’da ilk sezonki hava yoktu, malum bazı bilim kurgu dizilerinin kaderi bu ne yazık ki. Genel olarak güzel bir sezon olsa da Revolution bozdu çok bozdu moduna geçtiğim zamanlar da oldu.

Revolution - Season 2Sezonun sevmediğim yanlarından önce sevdiklerimden bahsetmek gerekirse tabi önden Monroe-Charlie gelir. İlk sezon Monroe’dan ağır nefret etsek bile bu sezon epey sevdiğimizi düşünüyorum. Bence sokak hayatı Monroe’ya daha uygun. General Sebastian Monroe kimliğindense, kendi deyimiyle Batman kimliği kesinlikle daha çok yakışıyor. 😀  Bu sezon Monroe’yu hem Rachel’la(ki kendisine yazının ilerleyen kısmında değineceğim) sürtüşmeleriyle izledik, hem de oğlunu ararken ettiği mücadelelerle. Oğlunu bulmasıyla ilgili fazla bir umudum yoktu açıkçası, ama buldu tabi. Connor’u da babası kadar sevdik başlarda. Ama finalde Monroe’ya attığı kazık olmadı. Aslında Monroe’ya müstahak demek gerekiyor belki ama ikinci sezon, işte hem bu artık içimizden biri gibi oluşu, hem de Miles’la olan bağları cidden Monroe’ya karşı sevgi damarlarımızı biraz açtı.

Charlie’ye gelince, normalde de en sevdiğim karakter olmasına rağmen; bu sezon sanki daha bir sevdim Charlie’yi. Bu sezon özgürleşti, annesine kafa tuttu. Rachel’a boyun eğmeyen tek kişi adeta, helal valla Charlie. (keza Monroe da var da Monroe ve diğer karakterleri aynı küme altında incelemek istemediğimden 😀 )

Revolution - Season 2Rachel’a olan aşırı doz sinirime gelince, ilk sezon da sevmiyordum ama bu sezon katlanılmaz bir hale geldi. Her şeyi bilirmiş gibi olan havası, dediğim dedikçi halleri, Nora ölürken kılını kıpırdatmamasına rağmen aniden insanların ölmesine duyarlılaşması ve elbette Miles’la olan yersiz ilişkisi, keza onu da geçtim Monroe’yla bile bir geçmişinin çıkması. Biri Rachel’ı durdursun, diyeceğim de kadın nanoya bile tokat attı neyin durdurmasından söz ediyorsam. 😀 Babasına çekmiş belli ki, babasını da çok fazla sevemedim. Hele babalı kızlı sezon boyunca Pollyannacılık oynayıp Monroe’yu dinlememeleri,(Monroe belki pek de dinlenecek bir adam değil ama en azından Rachel kadar insana saç baş yoldurtan bir havası yok) Miles’ı da kendilerine uydurup abuk subuk işler yapmaları sezonu biraz katletti.

revolution-tv-series-aaronVe evet esas mevzuya girmek gerekirse bu sezon Aaron’umuz nanoteknolojiyle kutsandı(!) 😀 Zaten ne gelirse bu bahtsız adamın başına gelir hiç şaşırmadım. Ölüp dirilmesini mi dersiniz, bilincinin gidip gelmesini mi, Cynthia’yı kollarında kaybetmesini mi? Açık ara dizinin en bahtsızı olabilir, Tom’la kapışabilirler gerçi bilemiyorum.

Neyse konuya dönüyorum. Nanoteknoloji olayı aslında güzeldi, sezona farklı bir renk kattı. Sezon finalinde gelecek sezon için niyetlendikleri şeyin saçmalama potansiyeli vardı. Zaten Aaron ufak nano çocukla ilk karşılaştığında Revolution çok bozdu demiştim sonra da devamını getirdiler. Üçüncü sezon olsaydı herhalde bir dünya nanoyla uğraşıyor olurduk.

cj3Ve zannediyorum sezonun en etkileyici sahnesi, Jason’ın ölüm sahnesiydi. Vatanseverler tarafından ele geçirilip tabiri caizse işlenen Jason, bu sezon Charlie tarafından öldürülmüş gözükse de, eğer üçüncü sezon çekilseydi muhtemelen dirilirdi. Jason da dizinin harbi adamlarındandı, aslında boşluğa düşmüştü de denebilir. İnsanın Tom Neville gibi bir babası varsa ne yapabilir ki?

Aslında Tom Neville’i de anlamıyor değilim. Dediğim gibi bahtsızlıkta Aaron’la kapışırlar.

Sezonu Charlie&Connor ikilisi ile kapatmadığımız iyi oldu(keza Rachel&Miles fazla bile). Charlie&Jason her zaman bir numara; Charlie&Connor alakasızdı zaten.

Sözün özü, bir dizinin daha sonuna gelmiş bulunmaktayım. Bir yanım keşke bitmeseydi dese de diğer yanım da saçmalamalar başlamadan bitti diyor. Ha bu arada final final diye bahsetsem de finalin final olmakla alakası yoktu. Sezon finali niyetiyle çekildiği net. Neyse Revolution’u bu haliyle de sevdik.

Rachel ve babası hariç herkesi özlerim herhalde. 😛

Orphan Black 2. Sezon

Gene güzel ama kısacık sezonuyla Orphan Black’in de yeni sezonu bitmiş bulunmakta. Bu sezon da gene müthişti, belki ilk sezon kadar değildi. Dizinin sezonlar geçtikçe saçmalayan cinsten olmayacağını umuyorum. İzlemek hâlâ zevkli, ama sezon finalinde biraz bu havayı uyandırmadı desem yalan olur.

bnudfs7iaaaw48e-e1399777286800Sezonu Kira’yı arayarak açtık, en son Bayan S kaçırdı zannetsek de bu sezon işin rengi, hatta renkleri epey değişti. Tüm dizi kadrosu Kira’nın peşinde mübarek. Bir de garibim Helena’nın peşindekiler var tabii. İlk sezon Helena’yı çok fazla sevmesek de bu sezon bol bol ‘adamsın Helena!’ dediğimize inanıyorum. 😀 Özellikle Prolethean’larla başa çıkış şekli, Jesse için kavga edişi; zaman zaman canavarlaşsa da Kira’yı bu kadar sevmesi Helena’yı bu sezon pek de çok sevdirdi bize. Unutulmaz aksanı da var tabi. Yeni sezonda -fırsat bulursa tabi- Jesse’sini bulur umarım, Helena’yı ilk kez bir yabancıyı böyle severken gördük.

4_9Ve tabi ekibe yeni katılan Kira’nın babasından da bahsetmezsem olmaz: Cal. Cal’la ilgili henüz alengirli bir durum yok ama zamanında Bayan S’le ilgili de yoktu o nedenle bu sezon Cal’ı çok sevsek de ilerleyen sezonlarda neler olur bilemiyorum. Bu sezon daha çok Cal’ın Kira’yı ve Sarah’yı ne kadar çok sevdiğini gördük. Gelecek sezon Cal-Paul sürtüşmesi olması muhtemel. Ki, Sarah muhtemelen Cal’la olacaktır. Paul genel olarak yanar döner bir eleman, güven olmaz. Evlerden ırak denilecek cinsten. Sevemedim gitti.

n-ORPHAN-BLACK-SEASON-2-FINALE-large570Geçen sezon Cosima’dan da pek hoşlanmasam da bu sezon hastalığı ilerleyince ben de Cosima’yı sevenler kadar üzüldüm. Sezon finalinde bir an öldü zannetsek de çok şükür henüz vakti gelmedi ve yeni sezonda da umarım gelmez. En sevdiğim klon Alison olsa da klonlardan hiçbiri ölmemeli bence. Rachel bile. Onun da sakladığı bir şeyler illa ki vardır(dizideki herkesin var malum), en azından sakladıkları çıkmadan ölmemeli. Ki sanırım sezon finalinde bir gözünü kaybetti, o bile intikam duygusunun kabarmasında yeterli olmuştur, yeni sezon neler yapar bilinmez.

Rachel’dan nefret etsek de babası Profesör Duncan, bu sezon gene diziye yeni katılıp kendini sevdiren elemanlardandı.  Sezon finalinde Kira’ya hediye ettiği şifreli kitap da yeni sezon bol bol gündeme gelir, Cosima ölmeden o kitabın sırrının bulunabileceğini umuyorum, daha ziyade Cosima’nın ölmeyeceğini umuyorum.

rs_560x321-140605144311-1024.orphan-blackVe nihayet yüzü gülen Alison. Donnie, yanlışlıkla Dr. Leekie’yi öldürünce nihayet Alison&Donnie ikilisinin problemleri de çözülüyor, en azından şimdilik. Bu sezon zaten Alison çok fazla yoktu, çekinik kalmıştı. Yeni sezonda daha çok görürüz umarım özellikle de Felix ile ikisini, ki Felix dizideki bir numaralı adamım.

Mark_Orphan_Black_Season_2_Episode_1Sezon finaline gelince, beklediğim gibi bir sezon finali sayılmazdı aslında. Gene çok heyecanlıydı ama birden bire Castor Projesi adı altında erkek klonların da olması tuhaftı. Sonunda saçmalamalarından korkuyorum. Yani olay ne zaman Sarah’lardan çıktı da diziye ikinci sezon katılan Mark’ın etrafında dönmeye başladı diye düşünebiliriz. Düşünmeye de biliriz ama bilinmez tabi.

Ha bir de sezon finalinde ortaya çıkan, Marian’ın(ki bu Marian’ı True Blood’da gene benzer bir isimle oynamıştı, o rolü de fenaydı, sanıyorum bu rolü de öyle çıkacak) üvey kızı, Sarah’ların 8 yaşındaki klonu epey kafamı kurcaladı. Yani sezon finalinde bir bu durum şaşırttı beni, bir de Rachel’ın gözü. Kalan kısımda sadece dizinin güzel temposunu bozmamasını umabiliyorum.

Innocent Love

Ne kadar uzakta olursa olsun, sadece bir dakikalığına bile olsa, onu görmek istiyorum.

Epeydir izlemek istediğim, anca fırsat bulduğum bir dizi. Beklentilerimden çok çok farklı çıksa da iyi ki izlemişim diyorum.

l-inosento-rabu-8055f65e

Abisinin katil olması sebebiyle gittiği her yerden uzaklaştırılmış, herkesçe terk edilmiş bir kız olan Kanon’la; ailesini küçük yaşta kaybetmiş, düğünden bir gün önce intihar etmiş sevgilisi Kiyoka’yı hayata tutundurmaya çalışan Junya’nın hikayesi.

Kanon çalıştığı temizlik şirketinde üstüne hırsızlık suçu atılınca, bir de üstüne kara geçmişi(ailesinin abisi tarafından öldürülmesi) eklenince çareyi yeni iş aramakta buluyor. Ve yolları; makineye bağlı sevgilisine bakan, koca evde bir başına yaşayan Junya ile kesişiyor. Diziye başlamadan önce, var olan bir aşkın masumluğudur diyordum ancak Junya’nın Kiyoka’ya inanılmaz düşkünlüğü kafamda soru işaretleri oluşturdu. Junya’nın bu düşkünlüğü sırasında da Kanon’un Junya’ya olan derin aşkını görüyoruz, hatta öyle bir aşk ki, Mizuki’nin aksine(gene Junya’ya aşık bir başka insan, -dizide uçan kuş Junya’ya aşık-; aşkından Kiyoka’yı öldürmeye dahi kalkıyor) Kiyoka’nın iyileşmesi için, Junya’nın mutluluğunu görebilmek için elinden geleni yapıyor. Kanon gerçekten çok masum bir karakter ama bazen Pollyanna kıvamına da geldiği oluyor, tabi bu da biraz saç baş yoldurtuyor.

innocent-love-japanese-drama-00013

Tabi geçmişini düşününce Kanon’un bu abuk subuk aşırı iyi tavırlarına sinir olmaktan ziyade kocaman kocaman kucaklamak istiyoruz. Dizinin başından beri abisinin suçlu olmadığını düşünse de, geçmişine dair bazı parçaları hatırlamaması bizim de kafamızı kurcalıyor. Açıkçası abisinin katil olduğunu düşünüyordum, biraz sinirli ve korumacı yapısından olsa gerek. Ama sebebinin Kanon’un babası tarafından cinsel tacize uğraması olduğunu öğrenince tabiri caizse dumur oldum. Kanon da tabi. Kanon’un bu zor dönemlerinde Junya’nın destek olması çok güzeldi.

il

Kiyoka’ya kadar tabii. Dizinin sonlarına doğru Kiyoka uyanınca, Junya elbette mutluluktan uçuyor. İlk bölümlerden de yeteri kadar belli ettikleri üzeri Kiyoka’nın Junya’yı sevdiği falan yok. Uyanınca da bunu açık bir şekilde(konuşamasa da) hareketleriyle belli ediyor. Kiyoka aslında, Junya’nın gay olan arkadaşına aşık. Sürekli onu istiyor, yani Subaru’yu. Subaru’yu çok sevdim, öncelikle onu söyleyeyim. Dizi final yapmasına rağmen, ortada kalan o garibim. Junya’ya aşkından ne yaptığını göremeden bitti. Neyse.

Bir süre sonra  da Junya da Kiyoka’dan vazgeçip Kanon’la evleniyor. Ancak çok anlamsız bir şekilde Kiyoka, Subaru’nun evinde mutluluğun doruklarındayken eski fotoğraf albümlerine Junya’yla fotoğraflarına bakarak hüzünleniyor. Kanon’la Junya’nın düğününde intihar ederek Junya’nın hafızasını kaybetmesini sağlıyor. Final arifesinde böyle bir şey yapmaları çok saçma ve gereksizdi. Kiyoka madem Subaru’yu seviyordu, ne diye gidip misilleme yapar gibi Junya’nın düğününde intihar etti; madem Junya’yı seviyordu ne diye bir gün olsun çocuğun suratına bakmadı..? Saçmaydı yani.

Ama final gene de güzeldi. Nihayet Kanon’la Junya bu kadar karmaşadan sonra tamamıyla kavuşabildiler.

Aslında Japonlar pek mutlu son yapmazlar ama yapınca da böyle kıyıda köşede saçmalıyorlar mı ne yapıyorlar bilemedim ki.

The Following 2. Sezon

Gecikmeli de olsa nihayet yeni sezonu izleyebildim, mesudum.

Bu sezon gene müthişti, bu diziyi Prison Break’ten sonra izlediğim en heyecanlı dizi ilan ediyorum!

Sezon finalinde Joe’nun ölümü elbette çok inandırıcı değildi, ki ilk bölümden kendisini gösterdi zaten, aslında ben daha sezonun ortalarına doğru göstermelerini beklerdim ama tabi The Following farkı.

Sezonu Ryan’ın, Claire’ın ölümünden iki yıl sonra zor toparlanmış haliyle açtık. Bu adamı yıkık görmekten ben bıktım senaristler bıkmadı. Elini eteğini bu işlerden çekmiş, tamamen kendi hayatına yönelmiş gözükse de ilk sezon olduğu gibi bunu başaramıyor. Ve bu yıl iki yıl içinde Carroll’un grubuna katılan yeni elemanlar oluyor. Ki ilk bölümden yeterince kanımızı dondurdular.

the-following-mark-luke-sam-underwood

İkiz olduklarını anlamakta da zorluk çektim ben, aynı kişi oynadığından olsa gerek. Luke&Mark diziye yeni katılan psikopat kardeşler. Ömürleri uzun olmaz diyordum, hele hele Mark’ın hiç olmaz diyordum da gene de geride kalan o oldu. Fransız psikopattan ve Luke’tan kurtulmak çok güzeldi, hele ‘anne’leri Lily Gray’den kurtulmak ise efsaneydi, seni seviyoruz Mike! (Ki Lily Gray benim için gerçek bir şoktu,  kadının masumluğuna acayip inanmıştım, hem kurban konumunda olmasından hem de Ryan’la bu kadar yakınlaşmasından olsa gerek) Sözün özü bu sezon diziye pek çok eleman katıldı, hepsi birbirinden psikopat. Ha bir de Max ve Carrie Cooke var onlar ayrı, onlardan birazdan bahsedeceğim.

gaining-power

Bu sezon Joe’yu, Edgar Allan Poe’dan vazgeçmiş, Korban denilen dini yapımsı bir yerde çare ararken buluyoruz. Çünkü yıllardır kendisini Joe için hazırlayan Lily Gray ile olmak istemiyor. Başlarda Korban’ın kurucusu Julia’nın sert tavırlarından Joe’yu çiğ çiğ yiyebileceklerini düşündüysem de, Micah’ın at gözlükleri takmasını sağlayan egosu sayesinde Joe gene kısa sürede Korban’a da hakim olup yeni bir takipçi grubu yaratmayı başarıyor, Emma’yla birlikte. Ancak artık dizideki tek problemimiz Joe olmuyor, bir de Joe’nun kadın versiyonu Lily var ki, evlerden ırak. Sanıyorum Joe’dan ettiğimden bile daha fazla nefret ettim kendisinden.

The-Following-Season-2-Episode-13-7

Ha bir de ani beliren Claire var ki, beni gerçekten çok şaşırttı. Claire’ın geri dönmesini, daha doğrusu ölmemiş olmasını hiçbir şekilde beklemiyordum. Bu sezon Claire, mantığından arınmış bir şekilde (tek gayesi Joe’yu öldürmek) karşımıza çıktı. Bu kadar uzun bir ayrılıktan sonra Ryan’la mutlumsu(mutlu diyemiyorum, bu dizide ne yazık ki mümkün değil) bir son yaparlar diye düşünmüştüm ancak sezon finalinde hayal kırıklığına uğratarak yollarını ayırdılar. Ryan yeni sezonda ne yapar bilmem, belki Carrie Cooke’la takılıp Claire’ı unutmaya çalışır, tabi gene sık sık Claire’ı kurtararak. Carrie Cooke’a gelince, bir türlü ısınamadığım bir kadın, Carrie&Ryan olmamış bence, hiç. Yeni sezonda devam etmeyeceklerini umuyorum.

214FLW214C_Sc10_0148-624x432

Ve elbette diziye yeni katılan bir diğer karakter: Max, Ryan’ın yeğeni. İyi ki de katılmış! Max, Ryan’ı düştüğü boşluktan çıkarmak için geliyor, ve Ryan’la beraber Mike’ın hayatında da kalıyor. Bu ikilinin olmasını çok diledim, nihayet sezon finalinde senaristler yüzümüze güldü de Max&Mike çifti oldu. İki sezondur Mike’a bir şey olmamasını en içten dileklerimle diledim, hazır Max’i de bulmuşken umarım bir şey olmaz Mike’a, acımasız dizi vesselam, korkutuyorlar.

Bu sezon gene dolu doluydu o yüzden belli olduğu üzere ne estiyse onu yazdım. 😀

Yeni sezonda muhtemelen bol bol annesinin ve ikizinin intikamını almaya çalışan Mark’la uğraşacağız, bu da olayların Mike’ın çevresinde gelişmesi demektir. Mike dizide en sevdiğim karakter, umarım ne ona ne de Max’e bir şey olmaz. Ryan’dan geçtim, Mark da geçti tabi.

Ha şunu da belirtmeliyim ki, koca sezonda beni en çok rahatlatan Emma’nın ölümü oldu herhalde, eline sağlık Claire! Ryan, akıllılık edip(!) Joe’yu öldüremedi, Claire’la Mike da olmasa sezonlarca aynı psikopatlarla uğraşıp duracağız herhalde.

Woman

Uzun zamandır Japon drama izlemedim. Üç dört hafta önce iyice özlediğimi fark edip dizi aramaya başladım. Ve Woman’ı buldum. Açıkçası belki Mother gibi bir dizidir diye düşünüp başladım. (Ki, Mother, kanaatimce en güzel Japon dramalardan biridir.) Hiç de pişman olmadım ve beklentilerimi karşıladı. Belki Mother kadar değildi ama gene de bana kalırsa noksanlı bir tarafı yoktu.

woe10-bmpDizinin diğer adı ‘My Life for My Children’ Haliyle insanda Aliyemsi bir hava uyandırıyor. Anne temalı dizileri severim. Japonlar yaparsa ayrı bir severim. Neyse diziye dönecek olursak, eşi ölmüş bir annenin öyküsünü konu alıyor: Aoyagi Koharu. Koharu’yu canlandıran karakter ise Hikari Mitsushima. Diziye başlamadan önce bu konuda biraz endişeyle karışık merakım vardı, çünkü Hikari Mitsushima’yı ilk kez Soredemo Ikite Yuku dizisinde, bambaşka bir rolde izlemiştim. Çok iyi bir oyuncu olduğu kesin, ama anne rolünü oynayacağı pek aklıma gelmezdi. Rolünün bu dizide de hakkını verdiğini görmüş oldum.

Koharu, eşinin ölümüyle yalnız kalmış, birden fazla işte çalışarak çocuklarına bakmaya çalışıyor. Eşinin esrarengiz ölümü ilk bölümlerde fazla ön planda olmasa da Koharu’nun çabası, çocuklarına düşkünlüğü, ağlayışı, gülüşü bizi zaten yeterince hikayenin içine çekiyor. Bir gece Koharu işten döndüğünde Nozomi ve Riku, annelerine şaka yapıyorlar. Riku hareketsiz bir şekilde yatıyor. Sanıyorum ki, dizinin en etkileyici sahnesi Koharu’nun o anki hıçkıra hıçkıra ağlama sahnesiydi.

tDizide bazen geçmişe dönülerek Koharu&Shin-kun’un mutlu günlerini görüyoruz. Bu aşamada Shin-kun da sevilesi, aşık olunası dizi karakterleri arasına giriyor. Ölümünün gizemi de ortaya çıkıyor: Koharu ve annesini barıştırmak için gittiği Uesugi’lerin evinden dönüş yolunda, Koharu’nın kız kardeşinin suçlaması ile trenden atılıyor ve annesinin, Koharu armut sever diyerek verdiği armutları toplarken raylara itiliyor. Oldukça trajik ve karmaşık bir ölüm ama bu da dizinin temel taşlarından birini oluşturuyor. Çünkü üçüncü cümlede de belirttiğim gibi, Shin-kun’un tek amacı, yıllar önce babası yüzünden annesiyle kopmuş olan, belki ne annesinin onu, ne onun annesini anlamaya çalıştığı, Koharu ve annesini barıştırmak. Aslında Koharu’nun içinde ta anne olmadan önce de bir burukluk varmış.

woe06Ve Yuko Tanaka: Sachi Uesugi. Mother‘daki anne. Bu diziden sonra anladım ki, kimse anne rolünü bu kadın kadar iyi oynayamaz. Helal olsun gene hakkını vermiş. Zaman zaman Koharu’yla, zaman zaman Shiori’yle, zaman zaman ikisinin arasından kalmış ezilmiş halleriyle, sert görünse bile gönüllerimizde gene taht kuruyor. İçindeki anneliğin, Koharu’ya karşı ölmediğini gösteriyor.

Aslında görüyoruz ki, bu dizide anneliğini kaybetmiş kimse yok. Yan roldeki Aiko’nun bile anneliğini, iç hesaplaşmalarını, arada kalmışlığını izliyoruz zaman zaman.

Tabi Kentaro Uesugi’nin de hakkını muhakkak vermek lazım, gördüğüm en sevimli dizi karakterlerindendi.

Koharu’nun hastalığına gelince,(aplastik anemi) aslında ben öleceğini düşünmüştüm, Japon dizilerinde sık sık izlediğimiz bir şey, hatta kendimi hazırlamıştım bile diyebilirim, ama neyse ki beklediğimiz olmadı. Realizm güzel, ama söz konusu anneyse belki de değil.

-Eve gitmesine izin vermekle iyi mi yaptık?

-Bir hastayı durduracak güvenim var ama bir anneyi durduracak güvenim yok.

kh

Aslında çok şey var bu diziyle ilgili söylenecek, anlatacak. Aklıma ne geldiyse yazdım.

Yazıyı Shin-kun’un sözleriyle bitirmek istiyorum:

“Yaşamak için bir cevap yok. Yaşadığın sürece her şey oluyor fakat yine de cevabı bulamıyorsun. Sanırım insanlar son sayfayı okumadıkları için bilmiyorlar. Son sayfayı okuyabilenler sadece çocuklar.”